Kırık Çerçeve # 12 | Günde 18 saat çalıştığımız ütopya :)
Bu yazıya primler ve sağlık sigortası için geldiyseniz, hiç konuşmayalım
Pazar gecesi, on bire çeyrek var. Yiğit yatakta uyumak üzere. Telefon komodinde titriyor; Slack bildirimi. Açıyor, bakıyor, kapatıyor. Yatakta doğruluyor, bilgisayarı açıp kendisinden istenilen işi yapıyor. Sonra eli telefona ve LinkedIn’e gidiyor. Sayfanın ortasında takım elbiseli bir adam var, elinde mikrofon. “Haftada 90 saatten az çalışıyorsanız dünyayı değiştiremezsiniz” diyor. Yiğit beğeni atıyor. LinkedIn’i aşağı kaydırıp diğer tüm çalışkan yiğitleri beğeniyor. Pazartesi mesaisine 5 saat kaldı. Telefonu yastığın altına itiyor.
Uyandığında kendisini iyi hissedecek. Çünkü Yiğit biliyor; yaptığı iş ondan çok daha kıymetli. Sabah kalktığı gibi konfor alanından çıkmak Yiğit’i mutlu ediyor. Herkese nasip olmaz böyle kıymetli iş.
Konu Özeti
İki haftadır sosyal medyamız bir röportajı konuşuyor. 2018’de yayınlanan videoda Türkiye’nin ilk yazılım ‘unicorn’unun kurucu ortaklarından biri şöyle diyordu:
“Burası bir şirket değil, ütopya. Buraya primler, sağlık sigortası için geliyorsan hiç konuşmayalım. Evlenirmişçesine seçtiğim insanlar bunlar. Günde 18 saat harcadığım insanlarla aynı ateşi paylaşıyor olmam çok önemli.”
Yedi yıl sessizce bekledi bu konuşma, geçen hafta patladı. Aynı şirketin üst yöneticilerinden biri eleştirilere (tabii ki) LinkedIn paylaşımıyla cevap verdi: “Şimdi 18 değil, 19 saat çalışıyoruz :)” Cümlenin sonundaki gülen yüz önemliydi.
Ütopyaların olmazsa olmazıdır; pasif agresif gülücük emojileri.
Konu Derinliği
Thomas More 1516’da bu ütopya kelimesini uydurduğunda, aslında bir oyun oynuyordu.
Ou-topos: Yunanca, hiçbir yer.
Eu-topos: Yunanca, iyi yer.
Telaffuzları aynı, yazılışları farklı. More bu iki anlamı üst üste bindirdi. Eserde ütopya adasını anlatan gezginin adı ise Hythlodaeus’tu. Anlamı “saçma konuşan.” Yani More, en baştan kendisini ele veriyordu. Hiçbir yerde olmayan iyi bir yer hakkında, saçma konuşan bir adam.
510 yıl sonra LinkedIn’de bu sözcük her kullanıldığında Thomas More’un bir kez daha öldüğü rivayet edilir.
Ama distopyalarda oyun yok. 1932’de Aldous Huxley Brave New World’ü yayımladı. Distopyası Orwell’inki gibi kasvetli değildi. Kimse kimseyi dövmüyordu. Tam tersi, herkes mutluydu. Çünkü herkes soma adında bir hap yutuyordu. Adı bizim için fazla ironik olan bu hap, mesai sonrası dağıtılıyordu. Çalışan işine zorla değil, tutkuyla bağlıydı. Aile, sanat, yalnızlık, hüzün ve yas. Hepsi yasaktı. Çünkü mutsuzluk verimsizlikti.
Huxley, 1946’da romana yazdığı yeni önsözde şunu dedi:
“Gerçekten verimli bir totaliter devlette, tüm güce sahip patronlar ve onların emrindeki yönetici ordusu, bir köle nüfusunu zorlamaya gerek kalmadan kontrol eder; çünkü o köleler köleliklerini severler.”
Buradaki anahtar kelime: Sevmek.
Patronların ama en çok da teknoloji sektörünün sırtını yasladığı fiil bu. “Burada konfora yer yok” sloganıyla yetenekleri kendisine çeken şirketlerden bahsediyoruz. Çünkü işçi konforsuzluğu ‘sever’. Konfor gibi olumlu bir sözcüğü öcü gibi gösteren bir sistem, huzursuzluğu verimsizlik olarak gören Huxley kehanetinin bir uzantısı.
Konfor veya özel hayat dengesi istemiyoruz, çünkü buna hakkımız olduğunu düşünmüyoruz. Bu kafaya gelmek için kimyasal bir hap da kullanmıyoruz.
LinkedIn var.
Ama Huxley’nin gözden kaçırdığı küçük bir detay mevcut. Gönüllü kölelik tek başına bu sistemi çalıştırmaya yetmiyor. Patronların da kendi aralarında anlaşmalar yapması gerekiyor. Buna da centilmenlik diyorlar. Yine korkunç bir eylemin zarif bir şekilde paketlendiği bir vaka.
Türkiye Rekabet Kurulu 26 Temmuz 2023’te bir karar verdi: “İşgücü piyasasına yönelik centilmenlik anlaşmaları nedeniyle” 16 şirkete toplamda 151 milyon lira ceza. Kararda kullanılan teknik tabir tek kelimeydi: Kartel. “Neymiş bu centilmenlik?” diye merak edenler için özetleyeyim: Birbirimizin çalışanını işe almayalım anlaşması. Onlar için gidecek yerleri öyle kısıtlayalım ki günde 18 saat çalışacakları konforsuz bir hayatı onlara ütopya diye rahatça itekleyelim.
Bu bize has bir durum mu? Hayır. 2010’da ABD Adalet Bakanlığı; Apple, Google, Adobe, Intel, Pixar, Lucasfilm ve Intuit’in birbirinden eleman almama anlaşmasını ortaya çıkardı. Steve Jobs kendi eliyle “ayartmama” listeleri yapıyordu. 2015’te dört şirket 415 milyon dolarlık uzlaşmaya razı oldu. 2025’te Chicago Üniversitesi’nden Eric Posner ve Ruth Zheng bu “centilmenliğin” çalışanlardan ne kadar çaldığını ortaya çıkardı: 30 yıl boyunca, 40’tan fazla şirkette 3,1 milyar dolar maaş kaybı.
Adam Smith bunu 250 yıl önce Ulusların Zenginliği kitabında yazmıştı: “Patronların gizli anlaşmalarını nadiren duyarız, işçilerinkini sıkça. Ama patronlar nadiren anlaşır sananlar, dünyayı da konuyu da bilmeyenlerdir.”
Ortamlarda Kafa Açın
Çalışma hayatı iki distopya katmanında birden yaşıyor. Üstte Smith ve Posner’ın gösterdiği patron katmanı: Çalışanın haberi olmadan sıkışılan eller. Altta Huxley’in distopyası; yutulan Soma’lar ve gönüllü kölelik.
Alt kat çalışanın razı olmasını sağlıyor.
Üst kat seçeneksiz kalmasını.
İki katman birbirini tutuyor. Biri çökerse diğeri de çöker.
Çünkü sabahları gittiğimiz yer basit bir şirket değil, bir ütopya :)
Kitap önerisi
Cesur Yeni Dünya — Aldous Huxley (İthaki Yayınları, çev. Ümit Tosun)
Yazıdaki Huxley alıntısı romanın gövdesinde değil, 1946’da kendisinin eklediği önsözden. Türkçe baskıların çoğunda bu önsöz yok. İngilizce orijinal baskıyı (Vintage Classics) da göz ucuyla taramaya değer.
Video önerisi
The Burnout Society: Hustle Culture, Self Help, and Social Control
Koreli-Alman filozof Byung-Chul Han'ın "smart power" kavramını açıklıyor. Patronlar çalışanları dövmüyor artık; çalışanın kendi kendini sömürmesini “kişisel gelişim” diye paketliyor.
Podcast önerisi
Başarı Toplumu ve Narsisizm, Depresyon, Kaygının Yükselişi (Philosophize This!, Stephen West, Eylül 2023, ~32 dakika, İngilizce)
Videoyu izlediyseniz, konunun derinlerinde bir podcast. Koreli-Alman filozof Byung-Chul Han'ın "başarı toplumu" (achievement society) kavramını sade dille açıyor. Han'ın temel tezi: Artık disiplin toplumunda değiliz; kimse kafamıza silah dayamıyor. Onun yerine bir "başarı toplumu" var: Kimse zorlamıyor, herkes kendi kendini zorluyor.




