Kırık Çerçeve #13 | Sıkılan can çıkmazmış
Vintage bir anı: Beynimiz boş kaldığında ne yapar?
Mehmet işe gidiyor. Sabah 08:10. Hacıosman Yenikapı metrosunda kenar koltuğa oturmayı başardı. 9 durak var inmesine. Bu durakların sadece 4’ünde internet çekiyor. Bu 10-15 dakika telefona bakamamak demek. İnsan hayatında günler, aylar, yıllar çok hızlı geçiyor. Ama sabahları bu 15 dakikalar bitmiyor. Mehmet, Twitter’da bir şeylere sinirlenme özgürlüğü, WhatsApp’ta dönenleri takip etme hakkı elinden alınmış gibi hissediyor. Vagon bir cezaevi artık. Mehmet sadece “merhaba merhabası olduğu” bir koğuş arkadaşı ile baş başa: Zihniyle.
Konu özeti
Sessizlik artık parayla satın alabildiğimiz fiziki bir özellik. Gürültü engelleyemeyen bir kulaklık, bizim için soğutmayan bir buzdolabı gibi. Emlakta bile böyle. Manhattan'da yeni lüks daireler ses yalıtımıyla satılıyor; bir penceresi yeni bir araba parasına geliyor. Ecohome “sessiz mimarlık” kavramını 2026’nın mimari akımı ilan etti. Kapılar, paneller “içeri ses girmesin” diye tasarlanıyor.
Gürültüye katlanamıyoruz. New York’ta yılda 700 binden fazla gürültü şikayeti yapılıyor. İstanbul’da klaksonlar, inşaat sesleri, yaratıcılıkta sınır tanımayan okul zilleri. Artık sessizlik istiyoruz, bunu satın almaya hazırız. Çok para ödemeye de.
Peki kulağımız neden bu kadar tahammülsüzleşti?
Sessizliğe gösterdiğimiz iştah, dışarıdan değil “içeriden” kaynaklanıyor olabilir mi?
Konu derinliği
Bizim nesil can sıkıntısının varsayılan ayar olduğu bir simülasyonda büyüdü. Sadece analog deneyimlerden bahsetmiyorum.
Günaşırı elektriğin kesildiği ve saatlerce geri gelmediği bir gerçeklik. Evdeki insanlarla, hayatta en sevdiğimiz kişilerle konuşmak zorunda kaldığımız bir gerilim filmi.
Şehirler arası otobüslerde 10 saat camdan dışarı bakıp “düşündüğümüz” bir kıyâmet.
Klozete oturup tuvaletimizi yaparken ekranla değil çamaşır makinesi ile göz göze geldiğimiz bir alternatif gerçeklik.
Ve bu can sıkıntıları, Orhan Veli’nin ihmal etmemesi gerektiği kadar bedavaydı.
Ama şimdi hepsi bir tık daha pahalı. 18-24 yaş arası gençler arasında pandemi sonrası “aptal telefon” satışları yüzde 148 arttı. Light Phone III diye bir cihaz çıktı: 799 dolar, sosyal medya yok, tarayıcı yok, app dükkanları yok. Bir nesil önce bedava olan can sıkıntısı ve sessizlik, premium paketlerle bize ve çocuklara geri satılıyor.
Belli ki sıkılmayı özlüyoruz, peki neden?
2001’de nörobilimci Marcus Raichle şunu fark etti: İnsan beyni “hiçbir şey yapmadığında” sönmüyor, farklı bir evreye geçiyor. Görev odaklı ağlar kapanıyor, yepyeni bir pencere açılıyor. Raichle buna Default Mode Network (DMN) adını verdi.
Varsayılan mod ağı.
DMN evresinde beynimiz şunları yapmaya başlıyor: Hatırlama. Hayal kurma. Geleceği planlama. Hayatımızın hikâyesini kendimize yeniden anlatma. Kim olduğumuzu bize öğretme. Kendini keşfetme. Z jenerasyonunun ‘kanka dün gece yine overthink’ledim’ (aşırı düşündüm, bir şeyleri kafaya taktım) dediği eylemden bahsetmiyorum.
Sadece düşünme.
Bu bir iç yolculuk. Beynimiz bir işle meşgulken bunları yapamıyor. ‘Kendini’ ihmal ediyor.
Bir filmi izlerken sıkıldık mı? Dikkat ağı sönüyor, DMN açılıyor. Beyin ekrandaki sahneden ayrılıp daha derinlemesine düşünmeye başlıyor. Sıkıldığımız o sıkıcı an, aslında bizim zihnimizle kafa kafaya verme fırsatımız. (Belki de SHOW TV’deki ortak adı ‘Çılgın takip’ olan 3 dolarlık filmlerin kıymetini bilemedik)
2001’den çok önce atalarımız konuya el atmış aslında, anneannenizden bir versiyonunu duymuş olabilirsiniz: “Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz.” Raichle Türkçe bilse bunları belki çok daha önce söyleyecekti. Sıkılan canın yaptığı şey kendine geri dönmek. Bunu yapabilen can iyileşiyor.
Filozof Byung-Chul Han da meselenin felsefik altyapısını tanımlayan isimlerden. Han, Foucault’a gönderme yaparak “yapamayacağımız şeylerin olduğu bir toplumun” ortada kalmadığını söylüyor. Artık “başarı toplumunda” debeleniyoruz. Markalar bize hiçbir şey imkansız değil diyor. Sen buna değersin diye gaz veriyor. Biz de aynaya sürekli “Evet, yapabilirim” diyoruz.
Sonuç? Tükenmişlik ve depresyon.
Han’ın en çarpıcı metaforu şu: Modern hayatın bir meziyet gibi sunduğu çoklu görev (multitasking) bizi vahşi doğada hayatta kalmaya çalışan bir hayvana çeviriyor. Su içen bir hayvan, aynı anda etrafa bakmak, sesi dinlemek, yavrusunu kollamak zorunda. “İş arasında WhatsApp’a bakıp Instagram’ı kaydırırken Teams’e cevap yazmak, bir yandan yukarıdaki ekranda piyasaları takip etmek” tam olarak bu. Av olmaktan korkan bir hayvanın tetikteliği. (Belki bir belgeselde kendimizi izlesek ikna olabiliriz)
Bizi avlayan ne? Algoritma. Bildirim. Titreyen ekranlar.
Öldürülme korkusu yaşayan hayvanın canı hiç sıkılmıyor. Han’a göre derin can sıkıntısı kontemplasyonun, yani kendine ait bir hikâye kurabilmenin ön koşulu. Bu gittiğinde yaratıcılığımız da kapıdan çıkıyor, yanında benliğimizi de götürüyor.
Ortamlarda kafa açın
Premium sessizliğe bir servet döküp evimizin ses yalıtımını şahane hale getirdiğimizde gürültüden kurtulmuş oluyor muyuz? Mesai sonrası ‘ütopya’ şirketimizden gelen mesajı, ‘Ya ben kontemplasyonlardayım, aramayın beni’ diye tersleyebilir miyiz? Hayır. Beynimizi DMN moduna getirecek ve Nuri Bilge’yi kıskandıracak kadar büyük boşluklar artık “canımızı sıkacak” kadar pahalı. Kelle fiyatına hürriyet, esirlik bedava.
Peki ne yapacağız?
Instagram’da bir şeyler satan hesaplar, fiyat soranlara tuhaf şekilde şöyle yanıt veriyor: “DM’den iletilmiştir.”
Belki DM’leri yani direkt mesajları bazen kapatabilmeliyiz. Onun yerine DMN’i açtığımız küçük alanlar yaratmaya başlayabiliriz. Kim bilir bunu başarırsak kendimizle ilgili öğrendiğimiz şeyleri de sevdiklerimizle paylaşmak mümkün olur:
“Fiyat DMN’den iletilmiştir.”
Video önerisi
Tristan Harris — Bir avuç teknoloji şirketi milyarlarca insanın zihnini nasıl kontrol ediyor? (17 dakika, Türkçe altyazılı)
Eski Google tasarım etiği uzmanı Harris, kendisini Stanford’daki “İkna Edici Teknoloji Laboratuvarı”nda yetişmiş bir tasarımcı olarak tanıtarak başlıyor: Ekrandaki her bildirim, her kırmızı nokta, her otomatik oynayan video bir psikoloji laboratuvarının çıktısı. Han’ın “avlanan hayvan” metaforunu somutlaştıran bir konuşma. 9 yıl sonra hâlâ daha geçerli olması, sorunun çözülmediğinin değil, daha derinleştiğinin işareti.
Kitap önerisi
Johann Hari — Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz? (Metis Yayınları, 2022, çev. Barış Engin Aksoy)
Hari kendisinin odaklanma sorununu fark edince üç yıllık bir araştırma gezisine çıkıyor: Silikon Vadisi’nde algoritma tasarımcılarıyla, üretkenliği yeniden keşfeden Yeni Zelanda ofisleriyle, Rio’da bir favela’yla, dikkatini kaybetmiş köpekleri teşhis eden veterinerlerle konuşuyor. Argümanı net: Dikkatimiz çökmüyor, çalınıyor. “Varsayılan mod ağı” argümanının başka bir penceresi: Hari’nin saydığı 12 nedenden 5’incisi tam olarak “Zihin Gezinmesi’nin Aksaması” yani sıkılma kapasitesinin kaybedilişi.
Podcast önerisi
Finding Focus - Odağını Bulmak — Hidden Brain (NPR)
Konuk: Gloria Mark, Ocak 2024 (~50 dk, İngilizce)
UC Irvine’dan dikkat araştırmacısı Gloria Mark’ın 20 yıllık sahada ölçümü tek bir cümleye sığıyor: Bir bilgisayarın önünde ortalama insanın bir göreve ayırdığı süre 2004’te 2,5 dakikaydı; bugün 47 saniye. Ama Mark dikkati “her zaman açık tutulması gereken bir lamba” gibi düşünmüyor; beyin “ritimle” çalışıyor; ona göre odak ve gevşeme dalgalar halinde gelmeli. Ve gevşeme DMN’in açıldığı zamana denk geliyor. Mark’a göre bunu yapamazsak sadece dikkat değil, ruh sağlığı da elden gidiyor.




